3 Mayıs 2012 Perşembe

Bölüm 2: Gizlenmiş Bir Arama ve Şans Tanrıçası


   23 yıl çok sıkıcı bir hayat yaşadım. Hayatımın ne kadar sıkıcı olduğunu ilk olarak lise çağımın birinci yılında anlamıştım. İlk kez günlük tutmaya karar vermiştim, ilerde önemli biri olurum umuduyla günlerimi kayıt altına almaya başlayacaktım. 3. Günün sonunda yazdığım ilk 3 günü okurken esnemeye başlayınca fark ettim hayatımın ne kadar sıkıcı olduğunu. Daha sonraları 2 kere daha günlük yazma çabasına girdim –evet önemli biri olma isteği büyüdükçe kaybolmamıştı- ama her seferinde sonuç aynı oldu ve üzücü gerçeği yüzüme vurmaktan çekinmedi. Hayatım çok sıradan ve sıkıcıydı, öyle ki günlük yazmak bile bir işkenceye dönüşüyordu.
   Her zaman hayatımı ilginç kılacak bir şeylerin olmasını dilemiştim. Ergenlik yıllarında süper güçlerden veya metafizik olaylardan umudu kessem de ilginçlik arayışı hiçbir zaman yakamı bırakmamıştı. Ama bu arayışımda biraz tembel olduğumu itiraf etmem gerek çünkü ne kadar istesem de hayatımı ilginçleştirmek adına pek adım attığım söylenemezdi.
   2009 yılında nisan ayına gireli daha birkaç gün olmamıştı ve günlerden perşembeydi. O’nla tanıştığım günün sabahı. Kahvaltımı yapmış, tembelliğin getirdiği büyük bir keyifle kahvemi içiyordum. Telefonuma gizlenmiş bir numaradan arama geldi ama açmadım. Keyfimi bozmak istemiyordum çünkü ve gizli numaralarla aram pek iyi değildi. Ya sapıklık yapmak için ya da rahatsızlık vermek için hayatıma girmişti hep bu tür aramalar. Ama aramaların ısrarına bendeki merak duygusu da eklenince üçüncüsünde dayanamayıp açtım telefonu, zaten kahvem de bitmişti.

    Arayan kişi bir erkekti, özel veya farklı bir sesi yoktu.

    “Misan Beyle mi görüşüyorum?” diye sordu. 
    Kendini tanıtmayanları sevmem, özellikle gizli numaradan arıyorsa.

    “Kimin, ne için aradığına bağlı.” Diye ters bir ses tonuyla cevap verdim.

    “İlginizi çekeceğini düşündüğüm bir konu için arıyorum, hatta eminim.”

    “Evet, dinliyorum.” Dedim. İlgimi çekecek bir şeyler çıkmasını umuyordum gerçekten de.

    “Bugün saat 2 de buluşalım, bir yermek ısmarlayayım size. Limanın hemen yanındaki kafe uydun mudur?”

    “Bir saniye, bir saniye” dedim hemen “daha kim olduğunuzu ve ne için aradığınızı dahi bilmiyorum, siz ise görüşmek istiyorsunuz.”

    “Ayrıntıları yüz yüze konuşmamız daha iyi olur. Bu bir oyun ya da şaka değil Misan Bey.” Aklımdan geçenleri okuyordu o anda.

   “Hadi canım.” Dedim umursamaz bir sesle, evet götüm kalkmıştı ve merakımı belli etmemeye çalışıyordum.

   “Dediğim gibi bu bir oyun değil Misan.” Bey demeyi bıraktın demek, soğukkanlılık buraya kadarmış sevgili gizemli ses diye düşündüm o anda. “Böyle bir fırsat ihtimali için saat ikide orada olmakla pek bir şey kaybetmezsin. Ne kadar sıkıldığını, farklı bir dünya aradığını biliyorum.”

  Telefon kapandı. Ben de balkona geçtim ve bir süre orada oturdum hiçbir şey yapmadan. Açık konuşmam gerekirse içimdeki meraka sağlam bir parmak atmıştı bu konuşma. Ama bir yandan da her şey çok düzmece gibi duruyordu. Bir telefon şakası, arkadaşlarımın bir oyunu olabilirdi. İşin içinde tuzağa düşüp dalga konusu olmak vardı. Etrafımdaki çoğu kişi biliyordu bu çağın ne kadar sıkıcı geldiğini bana. Kariyer saçmalıkları, kokuşmuş sosyal ilişkiler ve toplumsal düzen baskıları her yanıma dolanmaya çalışan iplikleriyle boğuyordu beni. Diğer yandan arkadaş çevremi düşününce, artık böyle şakalar yapacak ergenlik çağını geçmiştik. Hatta o yıllarda böyle şakaları en çok yapan kişilerden biri olan ben bile uzun süredir yapmıyordum. Sonuçta gidip gitmemek konusunda kararsız kalmıştım.
   Bir buçuk saat vardı randevuya. Evimden çıkıp limana varmam yirmi dakikamı alırdı. Kalktım, bilgisayardan Wagner açtım ve kitaplığımdaki güncel dergileri karıştırmaya başladım. İlgimi çekecek bir şey bulamayınca duşa girdim. Biraz oyalanıp keyif yaptıktan sonra duşta, kendimi giyinirken bulunca gitmeye karar vermiş olduğumu anladım. Ne kaybederdim ki gerçekten bunlar düzmeceyse? En azından gider güzel bir yemek yer, bir şeyler içerdim.
   Fazla abartmaya gerek yoktu, o nedenle bir kot ve gömlek geçirdim üzerime ve evden çıktım. Limana doğru yürümeye başladım, hava fena değildi. Hafif bir serinlik vardı, gökyüzünde ise güneş bulutlarla köşe kapmaca oynamaktaydı. Sahile çıktığımda denizin, rüzgarın tenini okşamasıyla tüylerini diken diken kabarttığını fark ettim. Martılar ise… Eh martılar her zamanki gibiydiler. Delice çığlıklar atıp uçuşuyorlardı, cidden manyaktı bu hayvanlar.
   Her zamanki insanlar, her zamanki işlerini yapıyorlardı. Onları görünce hepsinin birbirine ne kadar benzediklerini düşündüm yine. Önüne konulmuş yollardan birini seç, senin gibi binlercesi ile tek tip ol, moda, iş hayatı, sosyal aktiviteler senin için belirlensin ve önerilsin. Doğ, yaşa ve öl, tıpkı senden öncekiler gibi. Bir kopya, bir klon ol yaptığın her şeyle. Düzen böyle seviyor. Deniz kenarında, o güzelim havada bile beni böylesine bunaltmayı başaran düşünceleri kafamdan atmaya, düşünceleri göz ardı etmeye çalışıyordum ki birden büyük bir patlama sesi duydum.
   Sesin geldiği yöne doğru baktığımda, limanın oradan yükselmekte olan dumanları gördüm. Çığlıklar patlama sesinin yankısı olma görevini yerini getirmeye başlamışlardı. Adımlarımı hızlandırdım, hatta itiraf etmeliyim ki koşmaya başlayarak hemen oraya vardım. On dakika sonra büyük ihtimalle içinde olacağım kafe, parçalarını etrafa saçarak bir harabeye dönmüştü. Yoğun dumanın ardından simsiyah olmuş duvarlarını ve parçalanmış camlarını görüyordum. Ne düşüneceğimi bilemedim o an. Patlama biraz daha geç olsaydı eğer, ya da ben daha erken gelmiş olsaydım muhtemelen hiçbir şey düşünemiyor olacaktım zaten. İçeride olan insanları, yaralanan ya da ölenleri değil kendimi düşünüyordum o anda. Şimdiye kadar ölüme en çok yaklaştığım an, işte tüm haşmetinle karşımdasın. İki katlı bina harap olmuş, tüm malzemelerini etrafındaki arabalara ve limanın girişindeki kaldırımlara kadar kusmuştu. Dumanı, koşuşturmaya başlayan insanları, bağırışları, çığlıkları hepsini algılıyordum ama hiç biri umurumda değildi.
   O anda ne yapmalıyım, bilemiyordum. Kıl payı ölümden dönmüştüm tam anlamıyla. Dua edeceğim, teşekkür edeceğim bir tanrı ya da kutsal bir şeyler arandım içimde ama bulamadım. İnanç, din gibi mevzular pek bana göre değildi. Ben de her zaman yaptığım gibi işi şansa bağladım ve Şans Tanrıçama bir öpücük gönderdim. Benim Tanrıçam o geçmişte Roma’daki ya da Yunanistan’daki tanrıçalardan biri değildi yanlış anlaşılmasın. Benim Şans Tanrıçam hepsinden daha güzel ve çok daha seksiydi hiç şüphesiz ki. Bana da âşıktı ayrıca, biliyordum çünkü birçok şeyi onun eline bırakırdı ve yüzüstü bırakmazdı beni çoğu zaman. Ama biraz kaltaklık vardı onda, ara sıra kıllık yaptığı olurdu. Bazen diğer hatunları kıskanır, yoluma taş koyardı ya da sırf gıcıklık olsun diye uğraşırdı benimle. Ama çoğu zaman aramız iyiydi, pek severdim kendisini ve işte hayatımı kurtaran bir güç olacaksa illa, ondan daha iyisini bulamazdım.
   Yavaş yavaş ilk anın şokunu atlatmaya başladığımda etraftaki insanların sayısının çoğaldığını gördüm. Ve işte iki tane ambulans geliyordu buraya doğru. Sonra polisleri gördüm ve oradan gitmenin vaktinin geldiğini anladım. Suçlu veya suçsuz olman hiçbir şeyi değiştirmezdi, sırf orada bulunuyor olman polislerin başına dert açması için yeterdi. Hiçbir zaman sevmemiştim polisleri, bu sıkıcı düzenin bekçisidir onlar. Bu yüzden arkamı dönüp oradan uzaklaşmaya başladım. Ama bunun için biraz geç kalmış olacağım ki, arkamdan birinin “Hey dostum!” diye seslendiğini duydum. Suçlu değildim, kaçmama gerek yoktu ama yine de orda bulunmak istemiyordum bu yüzden duymazlıktan gelerek yürümeye devam ettim. Bana seslen inatçı çıkmıştı, bu sefer daha yüksek ve sert bir tonda tekrar seslendi ve o anda başımın belada olduğunu anladım. Artık kaçmak işleri daha da batıracaktı bu yüzden durup sesin geldiği yöne doğru döndüm. Tam da beklediğim gibi iki tane polis koşturarak üzerime doğru geliyordu.
   Benim konuşmama hiç fırsat vermeden “Nereye kaçtığını sanıyorsun sen?” ve buna benzeyen başka cümleler eşliğinde üzerime çullandılar. Ölümden döndüğüm yetmiyormuş gibi diye düşündüm içimden bir de polislerle başım belada şimdi. Neye uğradığımı şaşırmıştım, direnmedim ve sessiz kaldım çünkü o polislerin o anda laftan anlayacak halde olmadıklarını biliyordum. Neyse ki gazeteciler ve kameralar olay yerine üşüşmeden beni arabaya bindirdiler.
   Polisler tarafından alınmış olmanın getirdiği korkuyu olayla benim bir bağlantım olmadığını bilmenin verdiği güvenle bastırmaya çalışıyordum. Ama önemli olanın buna onları inandırmak olduğunun farkındaydım. Sonuçta polis bu, suçlu olup olmaman olayın senin üstüne yıkılmaması için güçlü bir etmen değildir. Araçta dayanamayıp birkaç kere benim olayla bir ilgim olmadığını söylemeye çalıştıysam da cümlelerim her seferinde üniformalarından geriye sekti. Şans tanrıçasına tekrar seslendim içimden, ey hatun benimle henüz işin bitmedi, geri gelsen iyi olacak. Keyif ve tembellikle başlayan bir sabahın gün içinde bu hale dönüşmesine hala inanamıyordum. Üzülsem mi sevinsem mi karar verememiştim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder