Başlangıçların her zaman güzel olması gerektiğini düşünmüşümdür. Devamı pek güzellik içermese de başlangıçlar güzel şeylerle hayat bulmalı. Benim hikayem genel olarak güzel şeyler içermekten uzak ve başlangıcı da pek hoş bir olayla olmadı. Ama izin verirseniz ben o olayın sonrasından, gecesinden başlamak istiyorum. Hem geceler, günlerden daha güzel olmamış mıdır çoğu zaman?
Bardan çıkmış, eve doğru yürüyordum. Gündüz yaşadıklarımı aklıma getirmemeye çalışıyordum. Karanlığın hakimiyet kurma çabasına şehrin ışıkları karşı koyuyordu, saate tam
bakmamıştım ama tahmini 21.00 civarı olmalıydı. Henüz geç değil ve bardan eve dönmek
için erken. Yağmur hafif bir şekilde atıştırıyordu, araçların farlarına ya da
kafayı kaldırıp sokak lambalarına bakmadıkça anlaşılamayacak kadar hafif. Hızlanmasını
istedim, severdim yağmuru. Henüz yerlerde pek su birikintisi oluşmamıştı ve
etrafta yürüyen insanların çok azı şemsiyelerini açmışlardı. Ellerimi cebime
sokup yürümeye devam ettim.
İki veya üç blok ilerledikten sonra ani bir
fren sesi üzerine durdum ve o sesin gelmesini bekledim. Çarpma sesi gelince
gülümsedim, çünkü bu tarz bir frenden sonra duyulmazsa rahatsız edici bir
boşluk yaratır bünyemde. Bakışlarımı ayaklarımın üzerinden kavşağa kaldırdım
çarpma sesinin üzerine. Biraz uzaktan iki aracın ufak bir kaza yapmış olduğunu
gördüm. Ama o fren sesinin acılığının taahhüt ettiğinden daha ufak bir kazaydı.
Kırmızı spor bir araba, daha ufak siyah bir arabaya yandan çarpmıştı.
Markalarını bilmiyorum, arabalar hiçbir zaman ilgi alanım olmamıştır. Kazanın
ufaklığı sonucunda hayal kırıklığına uğramış bir şekilde başımı tekrar aşağıya
indirip yürümeye devam ettim. Yağmur hızlanmaya başlamıştı, ve evet, o günkü
ilk su birikintime bastım.
Yürüyerek kavşağın hizasına geldiğimde
kazadan sonraki sessizlik yerini insan seslerine bırakmıştı. Kızgın şoförlerin
arabalarından iniyor olduklarını anlayınca başımı tekrar kaldırdım kavşağa
doğru. Kırmızı arabadan memur tipli, orta yaşlarda bir adam indi önce. Bağırarak
bir şeyler söylüyordu. Sonra ona çarpmış olan siyah arabadan bir genç kız indi.
Korkmuştu ama altta kalmaya niyeti olmadığı belliydi. Yeşil eldivenlerini
çıkarıp adama karşılık vermeye başladı. Neler söylediklerini pek umursamadım,
kaza pek ilgi çekici değildi ama kız güzeldi. 20-25 yaşları arasında gecenin
ışıklarından anladığım kadarıyla kumral, hoş bir kızdı. Gözlerimin biraz
keyiflenmesine izin verdikten sonra yürümeye tekrar başladım.
Cep telefonum çaldı, cevap verdim. Arayan
biraz önce yanından ayrıldığım arkadaşımdı.
“Eldivenlerini burada unutmuşsun” dedi
arkadan gelen müzik sesini bastırmaya çalışarak.
Eldivenlerim önemliydi, bu yüzden içten içe
nasıl böyle bir unutkanlık yapmış olduğum konusunda kendime kızarak “ Ah, evet”
dedim “Çıktığınızda evime bırakabilir misiniz?”
“Bilmiyormuş gibi konuşma, yarım saat sonra
otobüsümüz hareket ediyor. Sen gelip al.”
“Yolun çoğunu bitirdim, geri yürütme beni
şimdi.”
“Barmen’e bırakırım o zaman.”
“Olmaz” duraksadım “Tamam geliyorum
bekleyin.”
Eldienler önemliydi, barmenlere teslim
edilemeyecek kadar. Hayır, hatırası falan yoktu ya da antika, çok pahalı bir
şey değildi. Sadece çok seviyordum ve elime tam oturuyordu. Bu nedenle geri
döndüm.
O ikisinden kurtulabilmek için erken
kalkmıştım ve işte şimdi geri dönüyordum. Neyse ki yarım saat sonra araca
bineceklerdi, yürüyüşü de biraz yavaş tutarsam onlarla geçireceğim vakti 10
dakikaya indirebilirdim. O kadar süreye
katlanabilirim diye düşündüm. Aslında Sid’i severdim, onu altı yıldır
tanıyordum. İki yıl önce iş için başka bir şehre taşınmıştı ve şimdi
nişanlısını benimle tanıştırmak için getirmişti. Bir şeyler onu çok
değiştirmişti, bu değişimin nedeni üzerine bir bahis açılsaydı tüm paramı
nişanlısına yatırırdım. Giyimi, konuşması ve fikirleri daha “efendi” olmuş,
daha topluma yaklaşmıştı. Gece boyunca aile kurmaktan, düzenli yaşamdan,
evlilik ve çocuklarla ilgili bir çok şeyden bahsetmişlerdi. Esnemeye
başladığımda ise bu işareti yanlış yorumlayıp konuyu bana döndürmüşlerdi, tabi
ki aynı temaya sadık kalarak. Ve son perde, çok yorgun olduğumu söyleyerek izin
isteyip kalkmıştım.
Bu sırada aynı kavşaktan tekrar geçerken
kızgın adamla, altta kalmaya niyeti olmayan korkmuş ve güzel kız, bir polisin
de yardımıyla anlaşmaya varır gibi bir hale girmişlerdi. Daha da sıkıcı.
Bara döndüğümde bizim ikili hala aynı masada
oturuyorlardı. Saate baktım daha 15 dakika vardı ve otobüse binecekleri yer
bara 5 dakika uzaklıktaydı. Masaya yaklaştım, hemen önümde duran siyah deri
eldivenleri ellerime geçirdim –ne kadar da güzel bir histi- ve karşılarında
durdum.
“Eh daha önce vedalaşmıştık değil mi?” dedim
arkamı dönerken elimi sallayarak. “Hadi size iyi yolculuklar.”
Ama ben daha ilk adımımı atamadan Sid ayağa
kalkıp kolumdan tuttu.
“10 dakika daha otur en azından.” Dedi yerine
geri otururken. “Yolcu et bari bizi, o kadar yol geldik senin için.”
“Ah yapma” dedim “Tatile giderken buraya da
uğrayıp aradan çıkardık desen daha doğru olurdu heralde.” Terslemek amacıyla
söylemediğimi belirtmek için gülümsedim.
“Hey direk gidebilirdik” dedi Sid.
“Farketmez ama olayı dramatikleştirmeye
gerek yok Sid. Bilirsin bu numaraları yemem ben.” Dedim.
Güldü. Nişanlısı –ismi neydi?- ürkekçe bizi
seyrediyordu. Sonunda ben masaya oturunca rahatlamış gibi nefes verdi. Sid
önündeki birayı bana doğru ittirdi.
“Tamam anladım, bu evlilik muhabbetleri
sıktı seni değil mi?” diye sordu.
“Lordum çok zekiler” diye cevap verdim bir
yandan hayali şapkamla reverans yaparak.
“Dalga geçme hadi. Ama söylediğimiz çoğu
şeyde haklı olduğumuzu biliyorsun.”
“Sid,
lütfen başlama yine. Annem hatta anneannem bile bu kadar baskı yapmadı bana.”
Bu sırada nişanlısı araya girdi. “Yeter Sid,
baksana rahatsız oluyor anla artık.”
Teşekkürler
adını unuttuğum nişanlı diye geçirdim içimden. Bu sırada Sid de pes
etmişti.
“Tamam tamam bir daha açmayacağım konuyu.”
Birasının kalanını içtim. Bir süre daha
önemsiz konulardan muhabbet ettik ve kalkma vakti nihayet geldi. Sid hesapla
uğraşırken ben de nişanlısını koluma takıp kapıya doğru yürüdüm. Tam önüne
geldiğimizde kapı dışarıdan açıldı ve yeşil yün eldivenleri gördüm. Ellerden kollara,
daha sonra omuzlara derken bakışlarım yüzüne vardığında o kaza yapan kızı
tanıdım. Şüphe edilemez bir şekilde yakından çok daha güzeldi, bakışlarımı bir
süre ayıramadım yüzünde. O ise önce bana baktı, sonra kolumdakine ve kafasını
çevirdi. Kahretsin!
Dışarı çıktık, hemen arkamızdan Sid geldi.
Sid çıkarken kapıdan içeri bakındım ama o kızı göremeyerek hayal kırıklığına
uğradım. Ardından bizimkileri geçirdim, vedalaştık ve bir sigara yakarak tekrar
yürümeye başladım.
Daha önce de söylediğim gibi, henüz eve
dönmek için erkendi, düşüncemde haklı olduğumu yeşil eldivenleri bara girerken
gördüğümde anlamıştım. Bu nedenle Sid’le nişanlısını yolcu ettikten sonra bara
geri döndüm. İçerisi iyice kalabalıklaşmıştı. Barmenden bir İskoç kaptım, parasını
ödedim ve hedefimi aramaya başladım. Fazla büyük bir mekan değildi bu yüzden
uzun sürmedi arayışım. O’nu fark ettiğimde arkadaşlarıyla bir masada
oturmaktaydı. Beni görebileceği bir yere sırtımı dayadım ve içkimden yudumlarken
hamle yapabilmem için bir fırsat çıkmasını beklemeye başladım.
Gözlerimi onun üzerinde fazla uzun süre
bekletmiş olmalıyım ki sonunda dikkatini çekti ve bana baktı. Eh o saatten
sonra yapabileceğim tek şey sırıtmaktı, ama sırıtışım pek başarılı değildi herhalde,
çünkü “pislik” dercesine bir bakış attı ve masadaki muhabbete geri döndü.
Canımı sıkmıştı bu durum ama düşününce ne bekliyordum ki? Sırf kendisine bakıp
sırıttığım için bana gülümseyecek ve gelip tanışacak değildi ya? Sonuçta sırf tipime
vurulacağı bir dış görünüşüm de yoktur. Yanlış anlaşılmamak adına söylemeliyim
ki çirkin bir şey değilim, daha önce beni çekici, yakışıklı bulanlar oldu ama
çok dikkat çekici seviyede yakışıklı olmadığımın da farkındayım. Bu yüzden dış
görünüşüm konusunda elimden geldiğince hileye başvururum. Size dış görünüşün
önemli olmadığı minvalini sıkmaya çalışanların kıçına basın tekmeyi, hele siz
öyle düşünüyorsanız çok yanlış bir yolda olduğunuzu söylememe izin verin. Dış
görünüş önemlidir, tahmin edebileceğinizden daha fazla. Algılar bir şeyde önce
görüntüyü fark ederler ve o görüntünün
ardında olanı öğrenmek için önce öğrenmeyi istemek gerekir. İşte bu isteme
güdüsünü de nasıl göründüğünüz oluşturur. Davetiyedir görüntü ya da bir kabul
salonu. Çok çirkin birine katlanamam, kişiliği ne kadar iyi olursa olsun. Çok
sağlam ama estetikten yoksun bir masa gibi olurlar onlar. Ama çalışma odama
koyacağım masa hem güzel, hem rahat hem de sağlam olmalıdır. Göz zevki diye bir
şey vardır, “estetik haz” da derler adına, en büyük keyiflerimden biridir. İşin
kısası, güzellik, göze hoş gelmek ve bu özellikle ilgi çekmek önemlidir,
başlayabilmek için patlayan silahtır; sonrası, adı üzerinde daha sonra gelir.
Bu nedenlerle dış görüntüme dikkat ederim.
İnsanları etkileyebilmek önemlidir, aşk, arkadaşlık, iş… aklınıza gelebilecek
her sosyal ilişkide her şey etkilemekle başlar. İlgiyi çek, temeli daha sonra
doldurur, sağlamlaştırırsın. Kıyafetlerime dikkat etmem, saçıma, başıma,
bakımıma yani en genel anlamda görüntüme dikkat etmem işte bu yüzden. Ama tabi
her zaman işe yaramıyor, o gece de işe yaramadığı ortadaydı bu nedenle moralim
bozuldu ve elimde içkim bara geçip TV’deki saçmalıkları takip etmeye başladım.
Maç özetleri, birkaç yorumcunun
saçmalamaları derken ikinci iskoçu devirmek üzereydim. İyi güreşçidirler İskoçlar,
önce seni yorar, sen üst üste, her turda onu devirdiğini sanarken sonunda bir bakmışsın ki o seni devirmiş. O
yüzden müsabakayı tadında bırakmak, bokunu çıkarmamak gerekir; tabi
devrilmekten zevk almıyorsanız. Dört turun kafi olacağını düşünüp bu gece için,
üçüncüden sonra sonuncuyla güreşmeye başladığımda sol tarafımdan tatlı sert bir
sesin geldiğini duydum. Hayır bu ses TV’deki
yorumculara ait olamaz.
“Ne kadar rezil biri olduğunun farkındasın
dimi? Benim de söylememe gerek yoktur umarım.”
“Öylemiy mişim?” diye sordum ve ardından
sesin geldiği yöne döndüm. Yeşil eldivenleri çıkarmış, ve hala çok güzel.
“Sevgilini gönderip avlanmaya geri
dönüyorsun hemen.”
“Sevgilim mi?” Tabi ya dedim içimden ve ona doğru biraz daha döndüm. “O benim
sevgilim değildi ki, sanırım bu söylediğime inanmayacaksın.”
“Çok açık bir gerçek.”
“Ama sevgilim değildi, arkamızda hesabı
ödemekte olan arkadaşımın nişanlısıydı.”
O sırada düşünmeye başladığını fark ettim.
Ve gözlerimi diktim yine gözlerine. Sanki telepatik yollarla beynini ele
geçirmeye çalışıyor gibi hissettim kendimi. Güldüm.
“Neden gülüyorsun?” diye sordu.
“Gülüşümün çok güzel olduğunu söylerler.” Diye
cevap verdim.
“Evet artık eminim, tam bir pisliksin.”
“Ah yapma” dedim trajik bir şekilde. Antik
yunandaki oyuncular beni görselerdi kıskanırlardı o an.
“Ben gidiyorum, sana iyi avlar” dedi. Tam
uzaklaşmaya yeltenirken atladım hemen lafa.
“Seni evine bırakmamı ister misin?”
“Sağ ol, arabam var.” Dedi tersleyerek.
“Ama şu an da yok.” Dedim. Evet, rastlantılar ne güzel şeyler.
“Nasıl yok?” diye sordu.
“Kaza yaptın.” Dedim “ve tahminimce araban
kullanılacak halde değil şu an.”
Afalladı bir an ama hızlı toparlandı. Güzel dedim içimden hızlı düşünebiliyor.
“Beni mi takip ediyorsun sen?” diye sesini
yükseltti. Neyse ki ortam gürültülüydü ve kimsenin dikkatini çekmedik.
“Hayır sadece gelirken kavşaktaki kazayı
gördüm, şans eseri. Sonradan kapıdan çıkarken seni gördüm. Hani kolumda
arkadaşımın nişanlısı varken, yine şans eseri.” Dedim ve sırıttım ama bu sefer
pislikçe olmamasına dikkat ederek.
“Metroyla giderim.”dedi inatçı bir ses
tonuyla. Kolay değil, daha da güzel.
“Hadi ama yapma, izin ver bırakayım seni
istediğin yere. Yanlış anlaşılmayı telafi ederim böylece, bir pislik olmadığımı
sana kanıtlamam için bana şans ver.”
“Neden umursayayım ki pislik olup
olmadığını?” ve işte tuzak kapandı.
“Umursamasaydın gelip benimle konuşmazdın en
başta.”
Güldü. Pislik gibi görünmekten çok uzaktı, heykeltıraşların,
ressamların ve son yıllardaki bilgisayar farelerinin bunca zaman uğraşıp ta bir
türlü yakalayamadığı bir gülüştü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder