2 Mayıs 2012 Çarşamba

Bölüm 1: Ufak Bir Kaza ve Yeşil Eldivenler


   Başlangıçların her zaman güzel olması gerektiğini düşünmüşümdür. Devamı pek güzellik içermese de başlangıçlar güzel şeylerle hayat bulmalı. Benim hikayem genel olarak güzel şeyler içermekten uzak ve başlangıcı da pek hoş bir olayla olmadı. Ama izin verirseniz ben o olayın sonrasından, gecesinden başlamak istiyorum. Hem geceler, günlerden daha güzel olmamış mıdır çoğu zaman?
   Bardan çıkmış, eve doğru yürüyordum. Gündüz yaşadıklarımı aklıma getirmemeye çalışıyordum. Karanlığın hakimiyet kurma çabasına şehrin ışıkları karşı koyuyordu, saate tam bakmamıştım ama tahmini 21.00 civarı olmalıydı. Henüz geç değil ve bardan eve dönmek için erken. Yağmur hafif bir şekilde atıştırıyordu, araçların farlarına ya da kafayı kaldırıp sokak lambalarına bakmadıkça anlaşılamayacak kadar hafif. Hızlanmasını istedim, severdim yağmuru. Henüz yerlerde pek su birikintisi oluşmamıştı ve etrafta yürüyen insanların çok azı şemsiyelerini açmışlardı. Ellerimi cebime sokup yürümeye devam ettim.
   İki veya üç blok ilerledikten sonra ani bir fren sesi üzerine durdum ve o sesin gelmesini bekledim. Çarpma sesi gelince gülümsedim, çünkü bu tarz bir frenden sonra duyulmazsa rahatsız edici bir boşluk yaratır bünyemde. Bakışlarımı ayaklarımın üzerinden kavşağa kaldırdım çarpma sesinin üzerine. Biraz uzaktan iki aracın ufak bir kaza yapmış olduğunu gördüm. Ama o fren sesinin acılığının taahhüt ettiğinden daha ufak bir kazaydı. Kırmızı spor bir araba, daha ufak siyah bir arabaya yandan çarpmıştı. Markalarını bilmiyorum, arabalar hiçbir zaman ilgi alanım olmamıştır. Kazanın ufaklığı sonucunda hayal kırıklığına uğramış bir şekilde başımı tekrar aşağıya indirip yürümeye devam ettim. Yağmur hızlanmaya başlamıştı, ve evet, o günkü ilk su birikintime bastım.
   Yürüyerek kavşağın hizasına geldiğimde kazadan sonraki sessizlik yerini insan seslerine bırakmıştı. Kızgın şoförlerin arabalarından iniyor olduklarını anlayınca başımı tekrar kaldırdım kavşağa doğru. Kırmızı arabadan memur tipli, orta yaşlarda bir adam indi önce. Bağırarak bir şeyler söylüyordu. Sonra ona çarpmış olan siyah arabadan bir genç kız indi. Korkmuştu ama altta kalmaya niyeti olmadığı belliydi. Yeşil eldivenlerini çıkarıp adama karşılık vermeye başladı. Neler söylediklerini pek umursamadım, kaza pek ilgi çekici değildi ama kız güzeldi. 20-25 yaşları arasında gecenin ışıklarından anladığım kadarıyla kumral, hoş bir kızdı. Gözlerimin biraz keyiflenmesine izin verdikten sonra yürümeye tekrar başladım.
  Cep telefonum çaldı, cevap verdim. Arayan biraz önce yanından ayrıldığım arkadaşımdı.
   “Eldivenlerini burada unutmuşsun” dedi arkadan gelen müzik sesini bastırmaya çalışarak.
   Eldivenlerim önemliydi, bu yüzden içten içe nasıl böyle bir unutkanlık yapmış olduğum konusunda kendime kızarak “ Ah, evet” dedim “Çıktığınızda evime bırakabilir misiniz?”
   “Bilmiyormuş gibi konuşma, yarım saat sonra otobüsümüz hareket ediyor. Sen gelip al.”
   “Yolun çoğunu bitirdim, geri yürütme beni şimdi.”
   “Barmen’e bırakırım o zaman.”
   “Olmaz” duraksadım “Tamam geliyorum bekleyin.”
   Eldienler önemliydi, barmenlere teslim edilemeyecek kadar. Hayır, hatırası falan yoktu ya da antika, çok pahalı bir şey değildi. Sadece çok seviyordum ve elime tam oturuyordu. Bu nedenle geri döndüm.
   O ikisinden kurtulabilmek için erken kalkmıştım ve işte şimdi geri dönüyordum. Neyse ki yarım saat sonra araca bineceklerdi, yürüyüşü de biraz yavaş tutarsam onlarla geçireceğim vakti 10 dakikaya indirebilirdim. O kadar süreye katlanabilirim diye düşündüm. Aslında Sid’i severdim, onu altı yıldır tanıyordum. İki yıl önce iş için başka bir şehre taşınmıştı ve şimdi nişanlısını benimle tanıştırmak için getirmişti. Bir şeyler onu çok değiştirmişti, bu değişimin nedeni üzerine bir bahis açılsaydı tüm paramı nişanlısına yatırırdım. Giyimi, konuşması ve fikirleri daha “efendi” olmuş, daha topluma yaklaşmıştı. Gece boyunca aile kurmaktan, düzenli yaşamdan, evlilik ve çocuklarla ilgili bir çok şeyden bahsetmişlerdi. Esnemeye başladığımda ise bu işareti yanlış yorumlayıp konuyu bana döndürmüşlerdi, tabi ki aynı temaya sadık kalarak. Ve son perde, çok yorgun olduğumu söyleyerek izin isteyip kalkmıştım.
  Bu sırada aynı kavşaktan tekrar geçerken kızgın adamla, altta kalmaya niyeti olmayan korkmuş ve güzel kız, bir polisin de yardımıyla anlaşmaya varır gibi bir hale girmişlerdi. Daha da sıkıcı.
   Bara döndüğümde bizim ikili hala aynı masada oturuyorlardı. Saate baktım daha 15 dakika vardı ve otobüse binecekleri yer bara 5 dakika uzaklıktaydı. Masaya yaklaştım, hemen önümde duran siyah deri eldivenleri ellerime geçirdim –ne kadar da güzel bir histi- ve karşılarında durdum.
  “Eh daha önce vedalaşmıştık değil mi?” dedim arkamı dönerken elimi sallayarak. “Hadi size iyi yolculuklar.”
   Ama ben daha ilk adımımı atamadan Sid ayağa kalkıp kolumdan tuttu.
   “10 dakika daha otur en azından.” Dedi yerine geri otururken. “Yolcu et bari bizi, o kadar yol geldik senin için.”
   “Ah yapma” dedim “Tatile giderken buraya da uğrayıp aradan çıkardık desen daha doğru olurdu heralde.” Terslemek amacıyla söylemediğimi belirtmek için gülümsedim.
   “Hey direk gidebilirdik” dedi Sid.
   “Farketmez ama olayı dramatikleştirmeye gerek yok Sid. Bilirsin bu numaraları yemem ben.” Dedim.
   Güldü. Nişanlısı –ismi neydi?- ürkekçe bizi seyrediyordu. Sonunda ben masaya oturunca rahatlamış gibi nefes verdi. Sid önündeki birayı bana doğru ittirdi.
   “Tamam anladım, bu evlilik muhabbetleri sıktı seni değil mi?” diye sordu.
   “Lordum çok zekiler” diye cevap verdim bir yandan hayali şapkamla reverans yaparak.
   “Dalga geçme hadi. Ama söylediğimiz çoğu şeyde haklı olduğumuzu biliyorsun.”
   “Sid, lütfen başlama yine. Annem hatta anneannem bile bu kadar baskı yapmadı bana.”
    Bu sırada nişanlısı araya girdi. “Yeter Sid, baksana rahatsız oluyor anla artık.”
   Teşekkürler adını unuttuğum nişanlı diye geçirdim içimden. Bu sırada Sid de pes etmişti.
    “Tamam tamam bir daha açmayacağım konuyu.”
   Birasının kalanını içtim. Bir süre daha önemsiz konulardan muhabbet ettik ve kalkma vakti nihayet geldi. Sid hesapla uğraşırken ben de nişanlısını koluma takıp kapıya doğru yürüdüm. Tam önüne geldiğimizde kapı dışarıdan açıldı ve yeşil yün eldivenleri gördüm. Ellerden kollara, daha sonra omuzlara derken bakışlarım yüzüne vardığında o kaza yapan kızı tanıdım. Şüphe edilemez bir şekilde yakından çok daha güzeldi, bakışlarımı bir süre ayıramadım yüzünde. O ise önce bana baktı, sonra kolumdakine ve kafasını çevirdi. Kahretsin!
   Dışarı çıktık, hemen arkamızdan Sid geldi. Sid çıkarken kapıdan içeri bakındım ama o kızı göremeyerek hayal kırıklığına uğradım. Ardından bizimkileri geçirdim, vedalaştık ve bir sigara yakarak tekrar yürümeye başladım.
   Daha önce de söylediğim gibi, henüz eve dönmek için erkendi, düşüncemde haklı olduğumu yeşil eldivenleri bara girerken gördüğümde anlamıştım. Bu nedenle Sid’le nişanlısını yolcu ettikten sonra bara geri döndüm. İçerisi iyice kalabalıklaşmıştı. Barmenden bir İskoç kaptım, parasını ödedim ve hedefimi aramaya başladım. Fazla büyük bir mekan değildi bu yüzden uzun sürmedi arayışım. O’nu fark ettiğimde arkadaşlarıyla bir masada oturmaktaydı. Beni görebileceği bir yere sırtımı dayadım ve içkimden yudumlarken hamle yapabilmem için bir fırsat çıkmasını beklemeye başladım.
   Gözlerimi onun üzerinde fazla uzun süre bekletmiş olmalıyım ki sonunda dikkatini çekti ve bana baktı. Eh o saatten sonra yapabileceğim tek şey sırıtmaktı, ama sırıtışım pek başarılı değildi herhalde, çünkü “pislik” dercesine bir bakış attı ve masadaki muhabbete geri döndü. Canımı sıkmıştı bu durum ama düşününce ne bekliyordum ki? Sırf kendisine bakıp sırıttığım için bana gülümseyecek ve gelip tanışacak değildi ya? Sonuçta sırf tipime vurulacağı bir dış görünüşüm de yoktur. Yanlış anlaşılmamak adına söylemeliyim ki çirkin bir şey değilim, daha önce beni çekici, yakışıklı bulanlar oldu ama çok dikkat çekici seviyede yakışıklı olmadığımın da farkındayım. Bu yüzden dış görünüşüm konusunda elimden geldiğince hileye başvururum. Size dış görünüşün önemli olmadığı minvalini sıkmaya çalışanların kıçına basın tekmeyi, hele siz öyle düşünüyorsanız çok yanlış bir yolda olduğunuzu söylememe izin verin. Dış görünüş önemlidir, tahmin edebileceğinizden daha fazla. Algılar bir şeyde önce görüntüyü fark ederler  ve o görüntünün ardında olanı öğrenmek için önce öğrenmeyi istemek gerekir. İşte bu isteme güdüsünü de nasıl göründüğünüz oluşturur. Davetiyedir görüntü ya da bir kabul salonu. Çok çirkin birine katlanamam, kişiliği ne kadar iyi olursa olsun. Çok sağlam ama estetikten yoksun bir masa gibi olurlar onlar. Ama çalışma odama koyacağım masa hem güzel, hem rahat hem de sağlam olmalıdır. Göz zevki diye bir şey vardır, “estetik haz” da derler adına, en büyük keyiflerimden biridir. İşin kısası, güzellik, göze hoş gelmek ve bu özellikle ilgi çekmek önemlidir, başlayabilmek için patlayan silahtır; sonrası, adı üzerinde daha sonra gelir.
  Bu nedenlerle dış görüntüme dikkat ederim. İnsanları etkileyebilmek önemlidir, aşk, arkadaşlık, iş… aklınıza gelebilecek her sosyal ilişkide her şey etkilemekle başlar. İlgiyi çek, temeli daha sonra doldurur, sağlamlaştırırsın. Kıyafetlerime dikkat etmem, saçıma, başıma, bakımıma yani en genel anlamda görüntüme dikkat etmem işte bu yüzden. Ama tabi her zaman işe yaramıyor, o gece de işe yaramadığı ortadaydı bu nedenle moralim bozuldu ve elimde içkim bara geçip TV’deki saçmalıkları takip etmeye başladım.
   Maç özetleri, birkaç yorumcunun saçmalamaları derken ikinci iskoçu devirmek üzereydim. İyi güreşçidirler İskoçlar, önce seni yorar, sen üst üste, her turda onu devirdiğini sanarken  sonunda bir bakmışsın ki o seni devirmiş. O yüzden müsabakayı tadında bırakmak, bokunu çıkarmamak gerekir; tabi devrilmekten zevk almıyorsanız. Dört turun kafi olacağını düşünüp bu gece için, üçüncüden sonra sonuncuyla güreşmeye başladığımda sol tarafımdan tatlı sert bir sesin geldiğini duydum. Hayır bu ses TV’deki yorumculara ait olamaz.
   “Ne kadar rezil biri olduğunun farkındasın dimi? Benim de söylememe gerek yoktur umarım.”
   “Öylemiy mişim?” diye sordum ve ardından sesin geldiği yöne döndüm. Yeşil eldivenleri çıkarmış, ve hala çok güzel.
   “Sevgilini gönderip avlanmaya geri dönüyorsun hemen.”
   “Sevgilim mi?” Tabi ya dedim içimden ve ona doğru biraz daha döndüm. “O benim sevgilim değildi ki, sanırım bu söylediğime inanmayacaksın.”
   “Çok açık bir gerçek.”
   “Ama sevgilim değildi, arkamızda hesabı ödemekte olan arkadaşımın nişanlısıydı.”
   O sırada düşünmeye başladığını fark ettim. Ve gözlerimi diktim yine gözlerine. Sanki telepatik yollarla beynini ele geçirmeye çalışıyor gibi hissettim kendimi. Güldüm.
   “Neden gülüyorsun?” diye sordu.
   “Gülüşümün çok güzel olduğunu söylerler.” Diye cevap verdim.
   “Evet artık eminim, tam bir pisliksin.”
   “Ah yapma” dedim trajik bir şekilde. Antik yunandaki oyuncular beni görselerdi kıskanırlardı o an.
   “Ben gidiyorum, sana iyi avlar” dedi. Tam uzaklaşmaya yeltenirken atladım hemen lafa.
   “Seni evine bırakmamı ister misin?”
   “Sağ ol, arabam var.” Dedi tersleyerek.
   “Ama şu an da yok.” Dedim. Evet, rastlantılar ne güzel şeyler.
   “Nasıl yok?” diye sordu.
   “Kaza yaptın.” Dedim “ve tahminimce araban kullanılacak halde değil şu an.”
   Afalladı bir an ama hızlı toparlandı. Güzel dedim içimden hızlı düşünebiliyor.
   “Beni mi takip ediyorsun sen?” diye sesini yükseltti. Neyse ki ortam gürültülüydü ve kimsenin dikkatini çekmedik.
   “Hayır sadece gelirken kavşaktaki kazayı gördüm, şans eseri. Sonradan kapıdan çıkarken seni gördüm. Hani kolumda arkadaşımın nişanlısı varken, yine şans eseri.” Dedim ve sırıttım ama bu sefer pislikçe olmamasına dikkat ederek.
   “Metroyla giderim.”dedi inatçı bir ses tonuyla. Kolay değil, daha da güzel.
   “Hadi ama yapma, izin ver bırakayım seni istediğin yere. Yanlış anlaşılmayı telafi ederim böylece, bir pislik olmadığımı sana kanıtlamam için bana şans ver.”
   “Neden umursayayım ki pislik olup olmadığını?” ve işte tuzak kapandı.
   “Umursamasaydın gelip benimle konuşmazdın en başta.”
   Güldü. Pislik gibi görünmekten çok uzaktı, heykeltıraşların, ressamların ve son yıllardaki bilgisayar farelerinin bunca zaman uğraşıp ta bir türlü yakalayamadığı bir gülüştü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder