23 yıl çok sıkıcı
bir hayat yaşadım. Hayatımın ne kadar sıkıcı olduğunu ilk olarak lise çağımın
birinci yılında anlamıştım. İlk kez günlük tutmaya karar vermiştim, ilerde
önemli biri olurum umuduyla günlerimi kayıt altına almaya başlayacaktım. 3. Günün
sonunda yazdığım ilk 3 günü okurken esnemeye başlayınca fark ettim hayatımın ne
kadar sıkıcı olduğunu. Daha sonraları 2 kere daha günlük yazma çabasına girdim –evet
önemli biri olma isteği büyüdükçe kaybolmamıştı- ama her seferinde sonuç aynı oldu
ve üzücü gerçeği yüzüme vurmaktan çekinmedi. Hayatım çok sıradan ve sıkıcıydı,
öyle ki günlük yazmak bile bir işkenceye dönüşüyordu.
Her zaman hayatımı ilginç kılacak bir
şeylerin olmasını dilemiştim. Ergenlik yıllarında süper güçlerden veya metafizik
olaylardan umudu kessem de ilginçlik arayışı hiçbir zaman yakamı bırakmamıştı.
Ama bu arayışımda biraz tembel olduğumu itiraf etmem gerek çünkü ne kadar
istesem de hayatımı ilginçleştirmek adına pek adım attığım söylenemezdi.
2009 yılında nisan ayına gireli daha birkaç gün
olmamıştı ve günlerden perşembeydi. O’nla tanıştığım günün sabahı. Kahvaltımı
yapmış, tembelliğin getirdiği büyük bir keyifle kahvemi içiyordum. Telefonuma
gizlenmiş bir numaradan arama geldi ama açmadım. Keyfimi bozmak istemiyordum
çünkü ve gizli numaralarla aram pek iyi değildi. Ya sapıklık yapmak için ya da
rahatsızlık vermek için hayatıma girmişti hep bu tür aramalar. Ama aramaların
ısrarına bendeki merak duygusu da eklenince üçüncüsünde dayanamayıp açtım
telefonu, zaten kahvem de bitmişti.
Arayan kişi bir erkekti, özel veya farklı
bir sesi yoktu.
“Misan Beyle mi görüşüyorum?” diye sordu.
Kendini tanıtmayanları sevmem, özellikle
gizli numaradan arıyorsa.
“Kimin, ne için aradığına bağlı.” Diye ters
bir ses tonuyla cevap verdim.
“İlginizi çekeceğini düşündüğüm bir konu
için arıyorum, hatta eminim.”
“Evet, dinliyorum.” Dedim. İlgimi çekecek bir
şeyler çıkmasını umuyordum gerçekten de.
“Bugün saat 2 de buluşalım, bir yermek
ısmarlayayım size. Limanın hemen yanındaki kafe uydun mudur?”
“Bir saniye, bir saniye” dedim hemen “daha
kim olduğunuzu ve ne için aradığınızı dahi bilmiyorum, siz ise görüşmek
istiyorsunuz.”
“Ayrıntıları yüz yüze konuşmamız daha iyi
olur. Bu bir oyun ya da şaka değil Misan Bey.” Aklımdan geçenleri okuyordu o
anda.
“Hadi canım.” Dedim umursamaz bir sesle,
evet götüm kalkmıştı ve merakımı belli etmemeye çalışıyordum.
“Dediğim gibi bu bir oyun değil Misan.” Bey demeyi bıraktın demek, soğukkanlılık
buraya kadarmış sevgili gizemli ses diye düşündüm o anda. “Böyle bir fırsat
ihtimali için saat ikide orada olmakla pek bir şey kaybetmezsin. Ne kadar
sıkıldığını, farklı bir dünya aradığını biliyorum.”
Telefon kapandı. Ben de balkona geçtim ve bir
süre orada oturdum hiçbir şey yapmadan. Açık konuşmam gerekirse içimdeki meraka
sağlam bir parmak atmıştı bu konuşma. Ama bir yandan da her şey çok düzmece
gibi duruyordu. Bir telefon şakası, arkadaşlarımın bir oyunu olabilirdi. İşin
içinde tuzağa düşüp dalga konusu olmak vardı. Etrafımdaki çoğu kişi biliyordu
bu çağın ne kadar sıkıcı geldiğini bana. Kariyer saçmalıkları, kokuşmuş sosyal
ilişkiler ve toplumsal düzen baskıları her yanıma dolanmaya çalışan
iplikleriyle boğuyordu beni. Diğer yandan arkadaş çevremi düşününce, artık
böyle şakalar yapacak ergenlik çağını geçmiştik. Hatta o yıllarda böyle
şakaları en çok yapan kişilerden biri olan ben bile uzun süredir yapmıyordum.
Sonuçta gidip gitmemek konusunda kararsız kalmıştım.
Bir buçuk saat vardı randevuya. Evimden çıkıp
limana varmam yirmi dakikamı alırdı. Kalktım, bilgisayardan Wagner açtım ve
kitaplığımdaki güncel dergileri karıştırmaya başladım. İlgimi çekecek bir şey
bulamayınca duşa girdim. Biraz oyalanıp keyif yaptıktan sonra duşta, kendimi
giyinirken bulunca gitmeye karar vermiş olduğumu anladım. Ne kaybederdim ki
gerçekten bunlar düzmeceyse? En azından gider güzel bir yemek yer, bir şeyler içerdim.
Fazla abartmaya gerek yoktu, o nedenle bir
kot ve gömlek geçirdim üzerime ve evden çıktım. Limana doğru yürümeye başladım,
hava fena değildi. Hafif bir serinlik vardı, gökyüzünde ise güneş bulutlarla
köşe kapmaca oynamaktaydı. Sahile çıktığımda denizin, rüzgarın tenini
okşamasıyla tüylerini diken diken kabarttığını fark ettim. Martılar ise… Eh
martılar her zamanki gibiydiler. Delice çığlıklar atıp uçuşuyorlardı, cidden manyaktı
bu hayvanlar.
Her zamanki insanlar, her zamanki işlerini yapıyorlardı.
Onları görünce hepsinin birbirine ne kadar benzediklerini düşündüm yine. Önüne
konulmuş yollardan birini seç, senin gibi binlercesi ile tek tip ol, moda, iş
hayatı, sosyal aktiviteler senin için belirlensin ve önerilsin. Doğ, yaşa ve
öl, tıpkı senden öncekiler gibi. Bir kopya, bir klon ol yaptığın her şeyle.
Düzen böyle seviyor. Deniz kenarında, o güzelim havada bile beni böylesine
bunaltmayı başaran düşünceleri kafamdan atmaya, düşünceleri göz ardı etmeye
çalışıyordum ki birden büyük bir patlama sesi duydum.
Sesin geldiği yöne doğru baktığımda, limanın
oradan yükselmekte olan dumanları gördüm. Çığlıklar patlama sesinin yankısı
olma görevini yerini getirmeye başlamışlardı. Adımlarımı hızlandırdım, hatta
itiraf etmeliyim ki koşmaya başlayarak hemen oraya vardım. On dakika sonra
büyük ihtimalle içinde olacağım kafe, parçalarını etrafa saçarak bir harabeye
dönmüştü. Yoğun dumanın ardından simsiyah olmuş duvarlarını ve parçalanmış
camlarını görüyordum. Ne düşüneceğimi bilemedim o an. Patlama biraz daha geç
olsaydı eğer, ya da ben daha erken gelmiş olsaydım muhtemelen hiçbir şey
düşünemiyor olacaktım zaten. İçeride olan insanları, yaralanan ya da ölenleri
değil kendimi düşünüyordum o anda. Şimdiye
kadar ölüme en çok yaklaştığım an, işte tüm haşmetinle karşımdasın. İki
katlı bina harap olmuş, tüm malzemelerini etrafındaki arabalara ve limanın
girişindeki kaldırımlara kadar kusmuştu. Dumanı, koşuşturmaya başlayan
insanları, bağırışları, çığlıkları hepsini algılıyordum ama hiç biri umurumda
değildi.
O anda ne yapmalıyım, bilemiyordum. Kıl payı
ölümden dönmüştüm tam anlamıyla. Dua edeceğim, teşekkür edeceğim bir tanrı ya
da kutsal bir şeyler arandım içimde ama bulamadım. İnanç, din gibi mevzular pek
bana göre değildi. Ben de her zaman yaptığım gibi işi şansa bağladım ve Şans
Tanrıçama bir öpücük gönderdim. Benim Tanrıçam o geçmişte Roma’daki ya da Yunanistan’daki
tanrıçalardan biri değildi yanlış anlaşılmasın. Benim Şans Tanrıçam hepsinden
daha güzel ve çok daha seksiydi hiç şüphesiz ki. Bana da âşıktı ayrıca,
biliyordum çünkü birçok şeyi onun eline bırakırdı ve yüzüstü bırakmazdı beni
çoğu zaman. Ama biraz kaltaklık vardı onda, ara sıra kıllık yaptığı olurdu.
Bazen diğer hatunları kıskanır, yoluma taş koyardı ya da sırf gıcıklık olsun
diye uğraşırdı benimle. Ama çoğu zaman aramız iyiydi, pek severdim kendisini ve
işte hayatımı kurtaran bir güç olacaksa illa, ondan daha iyisini bulamazdım.
Yavaş yavaş ilk anın şokunu atlatmaya
başladığımda etraftaki insanların sayısının çoğaldığını gördüm. Ve işte iki
tane ambulans geliyordu buraya doğru. Sonra polisleri gördüm ve oradan gitmenin
vaktinin geldiğini anladım. Suçlu veya suçsuz olman hiçbir şeyi değiştirmezdi,
sırf orada bulunuyor olman polislerin başına dert açması için yeterdi. Hiçbir zaman
sevmemiştim polisleri, bu sıkıcı düzenin bekçisidir onlar. Bu yüzden arkamı
dönüp oradan uzaklaşmaya başladım. Ama bunun için biraz geç kalmış olacağım ki,
arkamdan birinin “Hey dostum!” diye seslendiğini duydum. Suçlu değildim,
kaçmama gerek yoktu ama yine de orda bulunmak istemiyordum bu yüzden duymazlıktan
gelerek yürümeye devam ettim. Bana seslen inatçı çıkmıştı, bu sefer daha yüksek
ve sert bir tonda tekrar seslendi ve o anda başımın belada olduğunu anladım. Artık
kaçmak işleri daha da batıracaktı bu yüzden durup sesin geldiği yöne doğru
döndüm. Tam da beklediğim gibi iki tane polis koşturarak üzerime doğru
geliyordu.
Benim konuşmama hiç fırsat vermeden “Nereye
kaçtığını sanıyorsun sen?” ve buna benzeyen başka cümleler eşliğinde üzerime
çullandılar. Ölümden döndüğüm yetmiyormuş
gibi diye düşündüm içimden bir de
polislerle başım belada şimdi. Neye uğradığımı şaşırmıştım, direnmedim ve
sessiz kaldım çünkü o polislerin o anda laftan anlayacak halde olmadıklarını
biliyordum. Neyse ki gazeteciler ve kameralar olay yerine üşüşmeden beni
arabaya bindirdiler.
Polisler tarafından alınmış olmanın
getirdiği korkuyu olayla benim bir bağlantım olmadığını bilmenin verdiği
güvenle bastırmaya çalışıyordum. Ama önemli olanın buna onları inandırmak
olduğunun farkındaydım. Sonuçta polis bu, suçlu olup olmaman olayın senin
üstüne yıkılmaması için güçlü bir etmen değildir. Araçta dayanamayıp birkaç kere
benim olayla bir ilgim olmadığını söylemeye çalıştıysam da cümlelerim her
seferinde üniformalarından geriye sekti. Şans tanrıçasına tekrar seslendim
içimden, ey hatun benimle henüz işin
bitmedi, geri gelsen iyi olacak. Keyif ve tembellikle başlayan bir sabahın
gün içinde bu hale dönüşmesine hala inanamıyordum. Üzülsem mi sevinsem mi karar
verememiştim.