3 Mayıs 2012 Perşembe

Bölüm 2: Gizlenmiş Bir Arama ve Şans Tanrıçası


   23 yıl çok sıkıcı bir hayat yaşadım. Hayatımın ne kadar sıkıcı olduğunu ilk olarak lise çağımın birinci yılında anlamıştım. İlk kez günlük tutmaya karar vermiştim, ilerde önemli biri olurum umuduyla günlerimi kayıt altına almaya başlayacaktım. 3. Günün sonunda yazdığım ilk 3 günü okurken esnemeye başlayınca fark ettim hayatımın ne kadar sıkıcı olduğunu. Daha sonraları 2 kere daha günlük yazma çabasına girdim –evet önemli biri olma isteği büyüdükçe kaybolmamıştı- ama her seferinde sonuç aynı oldu ve üzücü gerçeği yüzüme vurmaktan çekinmedi. Hayatım çok sıradan ve sıkıcıydı, öyle ki günlük yazmak bile bir işkenceye dönüşüyordu.
   Her zaman hayatımı ilginç kılacak bir şeylerin olmasını dilemiştim. Ergenlik yıllarında süper güçlerden veya metafizik olaylardan umudu kessem de ilginçlik arayışı hiçbir zaman yakamı bırakmamıştı. Ama bu arayışımda biraz tembel olduğumu itiraf etmem gerek çünkü ne kadar istesem de hayatımı ilginçleştirmek adına pek adım attığım söylenemezdi.
   2009 yılında nisan ayına gireli daha birkaç gün olmamıştı ve günlerden perşembeydi. O’nla tanıştığım günün sabahı. Kahvaltımı yapmış, tembelliğin getirdiği büyük bir keyifle kahvemi içiyordum. Telefonuma gizlenmiş bir numaradan arama geldi ama açmadım. Keyfimi bozmak istemiyordum çünkü ve gizli numaralarla aram pek iyi değildi. Ya sapıklık yapmak için ya da rahatsızlık vermek için hayatıma girmişti hep bu tür aramalar. Ama aramaların ısrarına bendeki merak duygusu da eklenince üçüncüsünde dayanamayıp açtım telefonu, zaten kahvem de bitmişti.

    Arayan kişi bir erkekti, özel veya farklı bir sesi yoktu.

    “Misan Beyle mi görüşüyorum?” diye sordu. 
    Kendini tanıtmayanları sevmem, özellikle gizli numaradan arıyorsa.

    “Kimin, ne için aradığına bağlı.” Diye ters bir ses tonuyla cevap verdim.

    “İlginizi çekeceğini düşündüğüm bir konu için arıyorum, hatta eminim.”

    “Evet, dinliyorum.” Dedim. İlgimi çekecek bir şeyler çıkmasını umuyordum gerçekten de.

    “Bugün saat 2 de buluşalım, bir yermek ısmarlayayım size. Limanın hemen yanındaki kafe uydun mudur?”

    “Bir saniye, bir saniye” dedim hemen “daha kim olduğunuzu ve ne için aradığınızı dahi bilmiyorum, siz ise görüşmek istiyorsunuz.”

    “Ayrıntıları yüz yüze konuşmamız daha iyi olur. Bu bir oyun ya da şaka değil Misan Bey.” Aklımdan geçenleri okuyordu o anda.

   “Hadi canım.” Dedim umursamaz bir sesle, evet götüm kalkmıştı ve merakımı belli etmemeye çalışıyordum.

   “Dediğim gibi bu bir oyun değil Misan.” Bey demeyi bıraktın demek, soğukkanlılık buraya kadarmış sevgili gizemli ses diye düşündüm o anda. “Böyle bir fırsat ihtimali için saat ikide orada olmakla pek bir şey kaybetmezsin. Ne kadar sıkıldığını, farklı bir dünya aradığını biliyorum.”

  Telefon kapandı. Ben de balkona geçtim ve bir süre orada oturdum hiçbir şey yapmadan. Açık konuşmam gerekirse içimdeki meraka sağlam bir parmak atmıştı bu konuşma. Ama bir yandan da her şey çok düzmece gibi duruyordu. Bir telefon şakası, arkadaşlarımın bir oyunu olabilirdi. İşin içinde tuzağa düşüp dalga konusu olmak vardı. Etrafımdaki çoğu kişi biliyordu bu çağın ne kadar sıkıcı geldiğini bana. Kariyer saçmalıkları, kokuşmuş sosyal ilişkiler ve toplumsal düzen baskıları her yanıma dolanmaya çalışan iplikleriyle boğuyordu beni. Diğer yandan arkadaş çevremi düşününce, artık böyle şakalar yapacak ergenlik çağını geçmiştik. Hatta o yıllarda böyle şakaları en çok yapan kişilerden biri olan ben bile uzun süredir yapmıyordum. Sonuçta gidip gitmemek konusunda kararsız kalmıştım.
   Bir buçuk saat vardı randevuya. Evimden çıkıp limana varmam yirmi dakikamı alırdı. Kalktım, bilgisayardan Wagner açtım ve kitaplığımdaki güncel dergileri karıştırmaya başladım. İlgimi çekecek bir şey bulamayınca duşa girdim. Biraz oyalanıp keyif yaptıktan sonra duşta, kendimi giyinirken bulunca gitmeye karar vermiş olduğumu anladım. Ne kaybederdim ki gerçekten bunlar düzmeceyse? En azından gider güzel bir yemek yer, bir şeyler içerdim.
   Fazla abartmaya gerek yoktu, o nedenle bir kot ve gömlek geçirdim üzerime ve evden çıktım. Limana doğru yürümeye başladım, hava fena değildi. Hafif bir serinlik vardı, gökyüzünde ise güneş bulutlarla köşe kapmaca oynamaktaydı. Sahile çıktığımda denizin, rüzgarın tenini okşamasıyla tüylerini diken diken kabarttığını fark ettim. Martılar ise… Eh martılar her zamanki gibiydiler. Delice çığlıklar atıp uçuşuyorlardı, cidden manyaktı bu hayvanlar.
   Her zamanki insanlar, her zamanki işlerini yapıyorlardı. Onları görünce hepsinin birbirine ne kadar benzediklerini düşündüm yine. Önüne konulmuş yollardan birini seç, senin gibi binlercesi ile tek tip ol, moda, iş hayatı, sosyal aktiviteler senin için belirlensin ve önerilsin. Doğ, yaşa ve öl, tıpkı senden öncekiler gibi. Bir kopya, bir klon ol yaptığın her şeyle. Düzen böyle seviyor. Deniz kenarında, o güzelim havada bile beni böylesine bunaltmayı başaran düşünceleri kafamdan atmaya, düşünceleri göz ardı etmeye çalışıyordum ki birden büyük bir patlama sesi duydum.
   Sesin geldiği yöne doğru baktığımda, limanın oradan yükselmekte olan dumanları gördüm. Çığlıklar patlama sesinin yankısı olma görevini yerini getirmeye başlamışlardı. Adımlarımı hızlandırdım, hatta itiraf etmeliyim ki koşmaya başlayarak hemen oraya vardım. On dakika sonra büyük ihtimalle içinde olacağım kafe, parçalarını etrafa saçarak bir harabeye dönmüştü. Yoğun dumanın ardından simsiyah olmuş duvarlarını ve parçalanmış camlarını görüyordum. Ne düşüneceğimi bilemedim o an. Patlama biraz daha geç olsaydı eğer, ya da ben daha erken gelmiş olsaydım muhtemelen hiçbir şey düşünemiyor olacaktım zaten. İçeride olan insanları, yaralanan ya da ölenleri değil kendimi düşünüyordum o anda. Şimdiye kadar ölüme en çok yaklaştığım an, işte tüm haşmetinle karşımdasın. İki katlı bina harap olmuş, tüm malzemelerini etrafındaki arabalara ve limanın girişindeki kaldırımlara kadar kusmuştu. Dumanı, koşuşturmaya başlayan insanları, bağırışları, çığlıkları hepsini algılıyordum ama hiç biri umurumda değildi.
   O anda ne yapmalıyım, bilemiyordum. Kıl payı ölümden dönmüştüm tam anlamıyla. Dua edeceğim, teşekkür edeceğim bir tanrı ya da kutsal bir şeyler arandım içimde ama bulamadım. İnanç, din gibi mevzular pek bana göre değildi. Ben de her zaman yaptığım gibi işi şansa bağladım ve Şans Tanrıçama bir öpücük gönderdim. Benim Tanrıçam o geçmişte Roma’daki ya da Yunanistan’daki tanrıçalardan biri değildi yanlış anlaşılmasın. Benim Şans Tanrıçam hepsinden daha güzel ve çok daha seksiydi hiç şüphesiz ki. Bana da âşıktı ayrıca, biliyordum çünkü birçok şeyi onun eline bırakırdı ve yüzüstü bırakmazdı beni çoğu zaman. Ama biraz kaltaklık vardı onda, ara sıra kıllık yaptığı olurdu. Bazen diğer hatunları kıskanır, yoluma taş koyardı ya da sırf gıcıklık olsun diye uğraşırdı benimle. Ama çoğu zaman aramız iyiydi, pek severdim kendisini ve işte hayatımı kurtaran bir güç olacaksa illa, ondan daha iyisini bulamazdım.
   Yavaş yavaş ilk anın şokunu atlatmaya başladığımda etraftaki insanların sayısının çoğaldığını gördüm. Ve işte iki tane ambulans geliyordu buraya doğru. Sonra polisleri gördüm ve oradan gitmenin vaktinin geldiğini anladım. Suçlu veya suçsuz olman hiçbir şeyi değiştirmezdi, sırf orada bulunuyor olman polislerin başına dert açması için yeterdi. Hiçbir zaman sevmemiştim polisleri, bu sıkıcı düzenin bekçisidir onlar. Bu yüzden arkamı dönüp oradan uzaklaşmaya başladım. Ama bunun için biraz geç kalmış olacağım ki, arkamdan birinin “Hey dostum!” diye seslendiğini duydum. Suçlu değildim, kaçmama gerek yoktu ama yine de orda bulunmak istemiyordum bu yüzden duymazlıktan gelerek yürümeye devam ettim. Bana seslen inatçı çıkmıştı, bu sefer daha yüksek ve sert bir tonda tekrar seslendi ve o anda başımın belada olduğunu anladım. Artık kaçmak işleri daha da batıracaktı bu yüzden durup sesin geldiği yöne doğru döndüm. Tam da beklediğim gibi iki tane polis koşturarak üzerime doğru geliyordu.
   Benim konuşmama hiç fırsat vermeden “Nereye kaçtığını sanıyorsun sen?” ve buna benzeyen başka cümleler eşliğinde üzerime çullandılar. Ölümden döndüğüm yetmiyormuş gibi diye düşündüm içimden bir de polislerle başım belada şimdi. Neye uğradığımı şaşırmıştım, direnmedim ve sessiz kaldım çünkü o polislerin o anda laftan anlayacak halde olmadıklarını biliyordum. Neyse ki gazeteciler ve kameralar olay yerine üşüşmeden beni arabaya bindirdiler.
   Polisler tarafından alınmış olmanın getirdiği korkuyu olayla benim bir bağlantım olmadığını bilmenin verdiği güvenle bastırmaya çalışıyordum. Ama önemli olanın buna onları inandırmak olduğunun farkındaydım. Sonuçta polis bu, suçlu olup olmaman olayın senin üstüne yıkılmaması için güçlü bir etmen değildir. Araçta dayanamayıp birkaç kere benim olayla bir ilgim olmadığını söylemeye çalıştıysam da cümlelerim her seferinde üniformalarından geriye sekti. Şans tanrıçasına tekrar seslendim içimden, ey hatun benimle henüz işin bitmedi, geri gelsen iyi olacak. Keyif ve tembellikle başlayan bir sabahın gün içinde bu hale dönüşmesine hala inanamıyordum. Üzülsem mi sevinsem mi karar verememiştim. 

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Bölüm 1: Ufak Bir Kaza ve Yeşil Eldivenler


   Başlangıçların her zaman güzel olması gerektiğini düşünmüşümdür. Devamı pek güzellik içermese de başlangıçlar güzel şeylerle hayat bulmalı. Benim hikayem genel olarak güzel şeyler içermekten uzak ve başlangıcı da pek hoş bir olayla olmadı. Ama izin verirseniz ben o olayın sonrasından, gecesinden başlamak istiyorum. Hem geceler, günlerden daha güzel olmamış mıdır çoğu zaman?
   Bardan çıkmış, eve doğru yürüyordum. Gündüz yaşadıklarımı aklıma getirmemeye çalışıyordum. Karanlığın hakimiyet kurma çabasına şehrin ışıkları karşı koyuyordu, saate tam bakmamıştım ama tahmini 21.00 civarı olmalıydı. Henüz geç değil ve bardan eve dönmek için erken. Yağmur hafif bir şekilde atıştırıyordu, araçların farlarına ya da kafayı kaldırıp sokak lambalarına bakmadıkça anlaşılamayacak kadar hafif. Hızlanmasını istedim, severdim yağmuru. Henüz yerlerde pek su birikintisi oluşmamıştı ve etrafta yürüyen insanların çok azı şemsiyelerini açmışlardı. Ellerimi cebime sokup yürümeye devam ettim.
   İki veya üç blok ilerledikten sonra ani bir fren sesi üzerine durdum ve o sesin gelmesini bekledim. Çarpma sesi gelince gülümsedim, çünkü bu tarz bir frenden sonra duyulmazsa rahatsız edici bir boşluk yaratır bünyemde. Bakışlarımı ayaklarımın üzerinden kavşağa kaldırdım çarpma sesinin üzerine. Biraz uzaktan iki aracın ufak bir kaza yapmış olduğunu gördüm. Ama o fren sesinin acılığının taahhüt ettiğinden daha ufak bir kazaydı. Kırmızı spor bir araba, daha ufak siyah bir arabaya yandan çarpmıştı. Markalarını bilmiyorum, arabalar hiçbir zaman ilgi alanım olmamıştır. Kazanın ufaklığı sonucunda hayal kırıklığına uğramış bir şekilde başımı tekrar aşağıya indirip yürümeye devam ettim. Yağmur hızlanmaya başlamıştı, ve evet, o günkü ilk su birikintime bastım.
   Yürüyerek kavşağın hizasına geldiğimde kazadan sonraki sessizlik yerini insan seslerine bırakmıştı. Kızgın şoförlerin arabalarından iniyor olduklarını anlayınca başımı tekrar kaldırdım kavşağa doğru. Kırmızı arabadan memur tipli, orta yaşlarda bir adam indi önce. Bağırarak bir şeyler söylüyordu. Sonra ona çarpmış olan siyah arabadan bir genç kız indi. Korkmuştu ama altta kalmaya niyeti olmadığı belliydi. Yeşil eldivenlerini çıkarıp adama karşılık vermeye başladı. Neler söylediklerini pek umursamadım, kaza pek ilgi çekici değildi ama kız güzeldi. 20-25 yaşları arasında gecenin ışıklarından anladığım kadarıyla kumral, hoş bir kızdı. Gözlerimin biraz keyiflenmesine izin verdikten sonra yürümeye tekrar başladım.
  Cep telefonum çaldı, cevap verdim. Arayan biraz önce yanından ayrıldığım arkadaşımdı.
   “Eldivenlerini burada unutmuşsun” dedi arkadan gelen müzik sesini bastırmaya çalışarak.
   Eldivenlerim önemliydi, bu yüzden içten içe nasıl böyle bir unutkanlık yapmış olduğum konusunda kendime kızarak “ Ah, evet” dedim “Çıktığınızda evime bırakabilir misiniz?”
   “Bilmiyormuş gibi konuşma, yarım saat sonra otobüsümüz hareket ediyor. Sen gelip al.”
   “Yolun çoğunu bitirdim, geri yürütme beni şimdi.”
   “Barmen’e bırakırım o zaman.”
   “Olmaz” duraksadım “Tamam geliyorum bekleyin.”
   Eldienler önemliydi, barmenlere teslim edilemeyecek kadar. Hayır, hatırası falan yoktu ya da antika, çok pahalı bir şey değildi. Sadece çok seviyordum ve elime tam oturuyordu. Bu nedenle geri döndüm.
   O ikisinden kurtulabilmek için erken kalkmıştım ve işte şimdi geri dönüyordum. Neyse ki yarım saat sonra araca bineceklerdi, yürüyüşü de biraz yavaş tutarsam onlarla geçireceğim vakti 10 dakikaya indirebilirdim. O kadar süreye katlanabilirim diye düşündüm. Aslında Sid’i severdim, onu altı yıldır tanıyordum. İki yıl önce iş için başka bir şehre taşınmıştı ve şimdi nişanlısını benimle tanıştırmak için getirmişti. Bir şeyler onu çok değiştirmişti, bu değişimin nedeni üzerine bir bahis açılsaydı tüm paramı nişanlısına yatırırdım. Giyimi, konuşması ve fikirleri daha “efendi” olmuş, daha topluma yaklaşmıştı. Gece boyunca aile kurmaktan, düzenli yaşamdan, evlilik ve çocuklarla ilgili bir çok şeyden bahsetmişlerdi. Esnemeye başladığımda ise bu işareti yanlış yorumlayıp konuyu bana döndürmüşlerdi, tabi ki aynı temaya sadık kalarak. Ve son perde, çok yorgun olduğumu söyleyerek izin isteyip kalkmıştım.
  Bu sırada aynı kavşaktan tekrar geçerken kızgın adamla, altta kalmaya niyeti olmayan korkmuş ve güzel kız, bir polisin de yardımıyla anlaşmaya varır gibi bir hale girmişlerdi. Daha da sıkıcı.
   Bara döndüğümde bizim ikili hala aynı masada oturuyorlardı. Saate baktım daha 15 dakika vardı ve otobüse binecekleri yer bara 5 dakika uzaklıktaydı. Masaya yaklaştım, hemen önümde duran siyah deri eldivenleri ellerime geçirdim –ne kadar da güzel bir histi- ve karşılarında durdum.
  “Eh daha önce vedalaşmıştık değil mi?” dedim arkamı dönerken elimi sallayarak. “Hadi size iyi yolculuklar.”
   Ama ben daha ilk adımımı atamadan Sid ayağa kalkıp kolumdan tuttu.
   “10 dakika daha otur en azından.” Dedi yerine geri otururken. “Yolcu et bari bizi, o kadar yol geldik senin için.”
   “Ah yapma” dedim “Tatile giderken buraya da uğrayıp aradan çıkardık desen daha doğru olurdu heralde.” Terslemek amacıyla söylemediğimi belirtmek için gülümsedim.
   “Hey direk gidebilirdik” dedi Sid.
   “Farketmez ama olayı dramatikleştirmeye gerek yok Sid. Bilirsin bu numaraları yemem ben.” Dedim.
   Güldü. Nişanlısı –ismi neydi?- ürkekçe bizi seyrediyordu. Sonunda ben masaya oturunca rahatlamış gibi nefes verdi. Sid önündeki birayı bana doğru ittirdi.
   “Tamam anladım, bu evlilik muhabbetleri sıktı seni değil mi?” diye sordu.
   “Lordum çok zekiler” diye cevap verdim bir yandan hayali şapkamla reverans yaparak.
   “Dalga geçme hadi. Ama söylediğimiz çoğu şeyde haklı olduğumuzu biliyorsun.”
   “Sid, lütfen başlama yine. Annem hatta anneannem bile bu kadar baskı yapmadı bana.”
    Bu sırada nişanlısı araya girdi. “Yeter Sid, baksana rahatsız oluyor anla artık.”
   Teşekkürler adını unuttuğum nişanlı diye geçirdim içimden. Bu sırada Sid de pes etmişti.
    “Tamam tamam bir daha açmayacağım konuyu.”
   Birasının kalanını içtim. Bir süre daha önemsiz konulardan muhabbet ettik ve kalkma vakti nihayet geldi. Sid hesapla uğraşırken ben de nişanlısını koluma takıp kapıya doğru yürüdüm. Tam önüne geldiğimizde kapı dışarıdan açıldı ve yeşil yün eldivenleri gördüm. Ellerden kollara, daha sonra omuzlara derken bakışlarım yüzüne vardığında o kaza yapan kızı tanıdım. Şüphe edilemez bir şekilde yakından çok daha güzeldi, bakışlarımı bir süre ayıramadım yüzünde. O ise önce bana baktı, sonra kolumdakine ve kafasını çevirdi. Kahretsin!
   Dışarı çıktık, hemen arkamızdan Sid geldi. Sid çıkarken kapıdan içeri bakındım ama o kızı göremeyerek hayal kırıklığına uğradım. Ardından bizimkileri geçirdim, vedalaştık ve bir sigara yakarak tekrar yürümeye başladım.
   Daha önce de söylediğim gibi, henüz eve dönmek için erkendi, düşüncemde haklı olduğumu yeşil eldivenleri bara girerken gördüğümde anlamıştım. Bu nedenle Sid’le nişanlısını yolcu ettikten sonra bara geri döndüm. İçerisi iyice kalabalıklaşmıştı. Barmenden bir İskoç kaptım, parasını ödedim ve hedefimi aramaya başladım. Fazla büyük bir mekan değildi bu yüzden uzun sürmedi arayışım. O’nu fark ettiğimde arkadaşlarıyla bir masada oturmaktaydı. Beni görebileceği bir yere sırtımı dayadım ve içkimden yudumlarken hamle yapabilmem için bir fırsat çıkmasını beklemeye başladım.
   Gözlerimi onun üzerinde fazla uzun süre bekletmiş olmalıyım ki sonunda dikkatini çekti ve bana baktı. Eh o saatten sonra yapabileceğim tek şey sırıtmaktı, ama sırıtışım pek başarılı değildi herhalde, çünkü “pislik” dercesine bir bakış attı ve masadaki muhabbete geri döndü. Canımı sıkmıştı bu durum ama düşününce ne bekliyordum ki? Sırf kendisine bakıp sırıttığım için bana gülümseyecek ve gelip tanışacak değildi ya? Sonuçta sırf tipime vurulacağı bir dış görünüşüm de yoktur. Yanlış anlaşılmamak adına söylemeliyim ki çirkin bir şey değilim, daha önce beni çekici, yakışıklı bulanlar oldu ama çok dikkat çekici seviyede yakışıklı olmadığımın da farkındayım. Bu yüzden dış görünüşüm konusunda elimden geldiğince hileye başvururum. Size dış görünüşün önemli olmadığı minvalini sıkmaya çalışanların kıçına basın tekmeyi, hele siz öyle düşünüyorsanız çok yanlış bir yolda olduğunuzu söylememe izin verin. Dış görünüş önemlidir, tahmin edebileceğinizden daha fazla. Algılar bir şeyde önce görüntüyü fark ederler  ve o görüntünün ardında olanı öğrenmek için önce öğrenmeyi istemek gerekir. İşte bu isteme güdüsünü de nasıl göründüğünüz oluşturur. Davetiyedir görüntü ya da bir kabul salonu. Çok çirkin birine katlanamam, kişiliği ne kadar iyi olursa olsun. Çok sağlam ama estetikten yoksun bir masa gibi olurlar onlar. Ama çalışma odama koyacağım masa hem güzel, hem rahat hem de sağlam olmalıdır. Göz zevki diye bir şey vardır, “estetik haz” da derler adına, en büyük keyiflerimden biridir. İşin kısası, güzellik, göze hoş gelmek ve bu özellikle ilgi çekmek önemlidir, başlayabilmek için patlayan silahtır; sonrası, adı üzerinde daha sonra gelir.
  Bu nedenlerle dış görüntüme dikkat ederim. İnsanları etkileyebilmek önemlidir, aşk, arkadaşlık, iş… aklınıza gelebilecek her sosyal ilişkide her şey etkilemekle başlar. İlgiyi çek, temeli daha sonra doldurur, sağlamlaştırırsın. Kıyafetlerime dikkat etmem, saçıma, başıma, bakımıma yani en genel anlamda görüntüme dikkat etmem işte bu yüzden. Ama tabi her zaman işe yaramıyor, o gece de işe yaramadığı ortadaydı bu nedenle moralim bozuldu ve elimde içkim bara geçip TV’deki saçmalıkları takip etmeye başladım.
   Maç özetleri, birkaç yorumcunun saçmalamaları derken ikinci iskoçu devirmek üzereydim. İyi güreşçidirler İskoçlar, önce seni yorar, sen üst üste, her turda onu devirdiğini sanarken  sonunda bir bakmışsın ki o seni devirmiş. O yüzden müsabakayı tadında bırakmak, bokunu çıkarmamak gerekir; tabi devrilmekten zevk almıyorsanız. Dört turun kafi olacağını düşünüp bu gece için, üçüncüden sonra sonuncuyla güreşmeye başladığımda sol tarafımdan tatlı sert bir sesin geldiğini duydum. Hayır bu ses TV’deki yorumculara ait olamaz.
   “Ne kadar rezil biri olduğunun farkındasın dimi? Benim de söylememe gerek yoktur umarım.”
   “Öylemiy mişim?” diye sordum ve ardından sesin geldiği yöne döndüm. Yeşil eldivenleri çıkarmış, ve hala çok güzel.
   “Sevgilini gönderip avlanmaya geri dönüyorsun hemen.”
   “Sevgilim mi?” Tabi ya dedim içimden ve ona doğru biraz daha döndüm. “O benim sevgilim değildi ki, sanırım bu söylediğime inanmayacaksın.”
   “Çok açık bir gerçek.”
   “Ama sevgilim değildi, arkamızda hesabı ödemekte olan arkadaşımın nişanlısıydı.”
   O sırada düşünmeye başladığını fark ettim. Ve gözlerimi diktim yine gözlerine. Sanki telepatik yollarla beynini ele geçirmeye çalışıyor gibi hissettim kendimi. Güldüm.
   “Neden gülüyorsun?” diye sordu.
   “Gülüşümün çok güzel olduğunu söylerler.” Diye cevap verdim.
   “Evet artık eminim, tam bir pisliksin.”
   “Ah yapma” dedim trajik bir şekilde. Antik yunandaki oyuncular beni görselerdi kıskanırlardı o an.
   “Ben gidiyorum, sana iyi avlar” dedi. Tam uzaklaşmaya yeltenirken atladım hemen lafa.
   “Seni evine bırakmamı ister misin?”
   “Sağ ol, arabam var.” Dedi tersleyerek.
   “Ama şu an da yok.” Dedim. Evet, rastlantılar ne güzel şeyler.
   “Nasıl yok?” diye sordu.
   “Kaza yaptın.” Dedim “ve tahminimce araban kullanılacak halde değil şu an.”
   Afalladı bir an ama hızlı toparlandı. Güzel dedim içimden hızlı düşünebiliyor.
   “Beni mi takip ediyorsun sen?” diye sesini yükseltti. Neyse ki ortam gürültülüydü ve kimsenin dikkatini çekmedik.
   “Hayır sadece gelirken kavşaktaki kazayı gördüm, şans eseri. Sonradan kapıdan çıkarken seni gördüm. Hani kolumda arkadaşımın nişanlısı varken, yine şans eseri.” Dedim ve sırıttım ama bu sefer pislikçe olmamasına dikkat ederek.
   “Metroyla giderim.”dedi inatçı bir ses tonuyla. Kolay değil, daha da güzel.
   “Hadi ama yapma, izin ver bırakayım seni istediğin yere. Yanlış anlaşılmayı telafi ederim böylece, bir pislik olmadığımı sana kanıtlamam için bana şans ver.”
   “Neden umursayayım ki pislik olup olmadığını?” ve işte tuzak kapandı.
   “Umursamasaydın gelip benimle konuşmazdın en başta.”
   Güldü. Pislik gibi görünmekten çok uzaktı, heykeltıraşların, ressamların ve son yıllardaki bilgisayar farelerinin bunca zaman uğraşıp ta bir türlü yakalayamadığı bir gülüştü.